1. Güneşin renkleri dökülüyorken
    Bir kıyısına yaklaşıyor vaktimiz
    Umurumuzda bile olmuyorken
    O limana uğramıştı düşlerimiz

    Düşlerimiz buluşmuştu vaktinde
    Bütün anıları bizim renklerimizle
    Canlanmıştı yeniden ellerimizde
    Tekrardan yaşansın istercesine

    Hayatımın enleri hep zihnimde
    Sanki bunlar beni teselli eder de
    Unuturum değildi tek güvendiğim
    Aklımı bırakmaktı bir köşede belki

    Zaman geçilmez duvarlar sanki
    Oyalar bizi istemez geceyi sahi
    Unutur mumları, ayları, güneşi
    Uyanırız tam vaktinde yine senli

    Akşam oluyor yine hiç bilmesek de
    Yine kıyısına yaklaşıyor zamanlar
    Karaya varmak istiyor bir an önce
    Kurtulacakmış gibi dökülen denizde

  2. SM bugün 3 yaşına bastı!

    SM bugün 3 yaşına bastı!

  3. Geleceği, her zaman için kocaman kurdeleli bir hediye kutusu gibi düşünürüm. Kutunun içinden ne çıkacağını bilmiyorsun fakat içinden neler çıkabileceğini hayal ederek o kutuya dokunman, ve daha sonraysa kutunun içinden “tam” da istediğin bir şeylerin çıkması… Güzel düşünüyorum, mutluluk hayal ediyorum bu aralar hep. Elimle nereye dokunsam, gözlerimle nereye baksam hep güzel şeyler oluyor veya yaşanıyor. Daha ne kadar devam eder bilmem ama, devam ettiği sürece oldukça güzel her şey.

    Yine okunası zor bir ilk paragraftan sonra, yazıma başlıyorum. Sıra tabanlı gittiğimi fark ettim, daha doğrusu biliyordum fakat kabullendim diyelim. Sıra tabanlı gitmek? O da ne demek? Ne demektir ki bu acaba, değil mi? Sırayla, sırasına göre ve senin sıran geldiğinde vereceğin kararlarla ne kadar ileriye gidebilirsin, bunun deneyidir sıra tabanlı. Bazen ipler senin elinde olmaz, fakat bazen sıra sendedir. O an yaşadığın en güzel şey ise, kararı senin veriyor olman, özgür ve tek başına olman. Cesur, kendinden emin ve sorgulayıcı bir tutumla sıranı değerlendiriyorsun ve tekrardan sıran gelene kadar bekliyorsun. Karışık değil fakat içerisinde beklemek olduğu için zamanın kadim ellerine mahkum bir yöntem. Zamanın pek de bir rolü yok aslına bakarsan sıra tabanlı olayında çünkü sıra sana geldiğinde zamanı durmuş kabul ediyoruz. Zaman duruyor, nefes almalar, sesleri duymalar ve yutkunmalar… Her şeyler duruyor birden, tek başına kalıyorsun. Bununla da kalmıyor kendinden de ayrılıyorsun, her şeyi daha saf ve açık görmeye başlıyorsun. Kendini görüyorsun, diğerlerini ve her şeyi. Zaman durmuş olduğu için saatin geç olacağına yönelik bir korkun da yok. Güneş halen batmaya yakın, ve birazdan da öyle kalmış olacak. Şimdi sadece bakıyorsun, kendine ve sonra düşünüyorsun. Rüzgarı düşünüyorsun, hayal ediyorsun…. Bir süre sonra hissetmeye başlıyorsun. Zamana karşı koyamıyorsun, olmuyor. Rüzgar akıp gitsin yüzüne çarparak ve sesler sarsın dört bir yanını istiyorsun. Karşı koyamıyorsun, görmek istiyorsun güneşi, batışını izlemek istiyorsun. Biraz daha ileriye gitmek, biraz daha görmek her şeyleri ve duymak, koklamak, tatmak istiyorsun birçok şeyi. Hakim olamıyorsun kendine ve zaman yine akıp gitmeye devam ediyor. Güneş batıyor, dört bir tarafında sesler, rüzgar tenine değiyor usulca. Mutlusun, fakat kararını verebilmiş değildin. Sıran da böylelikle uçup gitmiş oluyor, rüzgara bırakıyor kendisini ve uzaklaşıyor senden. Tekrardan gelecek olan sıran, şimdi senden uzaklaşıyor; aynen sıcaklığından mahrum kalmaya başladığın turuncu hale bürünmüş güneş gibi. Ayışığı saracak belki dört bir tarafı fakat sıran belki de istediğin zaman gelmeyecek tekrar sana. Güneşi göremediğin, rüzgarla dans edemediğin bir vakitte çalacak belki de kapını bir an. Fakat o an, sıran geldiğinde kararını verebilmiş olacaksın. Her seferinde daha da yaklaşıyorsun, rüzgarı ve diğer her şeyi tanıdıkça artık kendinden emin oluyorsun. Yapabileceğin şeyleri bilmek sana o kadar güven veriyor ki, güneş olmasa bile içini sımsıcak tutacak bir alevin var artık içinde. Seni ısıtan ve insanları sana hayran bıraktıran bir alev, alev alev.

    Aslına bakarsanız, sıranız geldiğinde vereceğiniz kararı biliyordunuz fakat diğer her şey ve en çok da kendinize kapıldınız. Rüzgarı ve güneşi, bulutu ve yıldızları; onlara sayısız defa baktınız ve hayran kaldınız. Sıranızın geleceğini hiç tahmin etmediniz ve o anın tadını çıkardınız, zaman dursa da her şey sizi bekleyecek olsa da, siz kesinlikle muhteşemsiniz. Kararınızı vermiştiniz, güneşin batmasını izlerken yüzünüze değen rüzgarı sevecek ve yıldızları bekleyecektiniz. Sırada daha neler var belki de, fakat yaşamaya bakmalı elbette. Yaşamalı ve tadını çıkarmalı hayatın, dolu dolu ve bütün renkleriyle birlikte.

  4. Belki son sefer yanına giderken bir hediye götürsem her şey daha iyi mi olacaktı.

    Bir şeyleri düşünmek için çok vaktimiz olur, çoğu zaman. O kadar boş vaktimiz olur ki, farkında olmadan boşa geçen vakitlerimiz olur. Geçmişin eski bir hikaye, geleceğin ise umutlarla dolu yeni bir hikaye olacağını düşünürüz belki de. Olmayacak ama olacak şeyleri düşünürüz boşken, düşünmek için zaman bulmuşken. Düşününce ne kadar da mantıklı veya mantıksız diye her şeyleri geçiririz akıl süzgecimizden. Düşünmek, düşünmek… Düşününce, ayrıntılara ineriz. Daha derinlere ve karanlık köşelere durmaksızın yol alırız. Aklımıza belki de hiç gelmeyecek olan saçma ve mantıksız şeyleri, mantıklı ve leziz bir sosla güzelleştirip bir güzel yediririz kendimize.

    Düşününce böyle olur işte, boş ve bencilce. Düşünmek bencilce değil midir zaten, bensel bir eylem sonuçta. Sizin sizinle gerçekleştirdiğiniz bir yargı-karar mekanizması… Her neyse, asıl sorun hiçbir sorunun olmaması ve bu yüzden de bu yargı-karar bozuntusu kendini ele veriyor ve karar vericiyi etki alanına alıyor.

    Aslında anlatmak istediklerim bunlar değil. Anlatmak istediğim gözlerimin göremediği, fakat her nasılsa aklımın da idrak edemediği saçmalıklar bütünü. Bütün gücümle çabalarken, “senin gibi değil” yalanına kanmak kadar aptal birisi olabileceğimi bilmiyordum açıkçası. Daima inanmak istemeyeceğim galiba bir daha, sonuna kadar güvenmek istemeyeceğim kimseye. Güvende hissetmem gereken yerde artık sadece korkuların olacağından korkacağım belki de. Yaşanmışlıkların beş para etmediği yeraltı sokaklarında tek başıma yürürken sadece olan bitene dönüp bir bakacağım, ve yoluma devam edeceğim üstüne çizgi çekilmiş olanların olduğu kaldırımlardan. Bir insanın duyguları olması gerektiğine inanıyorum. Hele Dexter bile bunlara sahip olabiliyorken, duygusuz insan olamaz diyordum kendime—hayatın ta kendisini yaşıyor olduğumu unuttuğum anlarda. Sürprizlerle dolu bir hayat, iki hafta sonra neler olacağını bilmeden yaşıyoruz günlerimizi, şimdiyi ve yarını.

    Mesela az önce yanlışlıkla bütün yazımı sildim ve yazdıklarımı geri elde edebildim. Ne yazık ki yazılmış olanlar geri alınmıyorlar hayatta, birer iz bırakıyorlar kalplerde gri ve soluk rengiyle.

    En başta kendime sorduğumda neden bu kadar mutsuz diye, neden sevmediği her şey gerçekleşiyor da istedikleri olmuyor diye. Denedim en azından, istediği bazı şeyler dönüştüler gerçeğe. Benimle oldu bunlar, benimle birlikte gerçeğe dönüşen mutlu anları olmuştu. Şimdi dönüp baktığımda sorduğum sorulara, neden bu kadar mutsuz diye. Onun için en iyisi bu diyorum ben de, mutlu olmak sadece onda yok. Sadece mutsuz olmak ve etrafına mutsuzluk yaymak gayesiyle yaşayan birisi olarak görebiliyorum onu sadece. Görevini başarıyla yerine getiren birisi, görevine layık. Bunu kendince doğruları söyleyerek fakat diğer her şeyi de görmeyerek halleden bir yöntemle hallediyor. Mutsuzluğu, yalnızlığı ve sanırım asıl kör olmayı sırılsıklam seven birisinden de mutluluk beklemek; eylülün gelişini beklemek gibi olurdu zaten.

    Söylemiştim, en başında. Biz iyiydik ya, eskiden. Ama en önemlisi de ne biliyor musunuz… Notalar çıkaran bir kutuda veya herhangi bir küpe gözüne iliştiğinde masanda, bakarken etrafına ve gördüğün bir oyuncak olsa da; uyurken belki de hatırladığında ve dinlerken o müziği sıkıldığında; ama belki de onu andıran herhangi bir şeyde; aklında hiç ama hiç o yoktu. Aklında sadece seni en ama en başından beri üzen bir geri zekalı vardı. Hem sonuçta eski, hem de eskisinden daha yakın ya. Bu arada ne yaptık peki? Eskilerle görüştük, eskiyi gördük, eskiler tatlıdır. Hem alakası da yoktur ki. Ama 4 yılı-such year- 100 güne sığdırmak, diye buna derim işte ben. Hem ne diyordu bizimkiler: Olmuyor bazen işte, olmuyormuş ya.

  5.                 Yaşıyorken farkına varamadığımız kadar güzel şeyler olur hayatımızda. Yaşarız fakat emin de olamayız, yaptığımızın doğru olup olmadığından veya istenilene ulaşıp ulaşamadığımızdan. Öyle tatlı zamanlarımız olur ki bazen, hep hatırlamak isteriz. Her an tekrar tekrar yaşıyor olmak ve aynı duyguları tatmayı dileriz. Birdenbire, tahmin edilemez bir şekilde gerçekleşenler de bunlardan en tatlısıdır sanırım. Ne olacağını bilmeden, nasıl başlıyorum derken sonunun hiç olmadığını düşünmeye başlıyorsun. Başladığın işi hiç bitirmemek istiyorsun. Zaten hayat da öyle değil mi. Neresinden başladığımız önemli değil ve sonu da gelsin istemiyoruz ya da en azından sonunu bilmek… Sondan habersizce yaşamak ve yaşadığın sürece de yaşadığını hissetmek duygularını yaşarız içimizde.

                    Kötünün daha kötüsü olabilir fakat iyinin de daha iyisi vardır. En iyisini yaşadığımı düşünmem çünkü her zaman daha iyisi vardır, daha güzeli, daha özeli. Zaman ilerledikçe hep daha fazlasını istersin ama yine de tek bir şey istersin. Tek bir parça eksik olduğunda zaman ilerlemez ve yaşamış olduğunun en iyisiyle kalırsın, daha iyisi ve güzelini yaşayacakken hem de. Belki yarın, haftaya veya bir sonraki dolunayda olacak fakat olacak, gerçekleşecek bir iyiydi o. Olur da gerçekleşmez olursa beklediğimiz yarın, haftaya veya sonraki dolunaya dek, o zaman pes etmek isteriz ama bilmeyiz ki pes etmek aslında en iyisiyle yetinmektir. Cesur olanlar ise en iyisini yaşamış olsalar bile daha da iyisini ararlar her zaman. Bulamazlar belki veya kaçırırlar ellerinden onu ama en iyisi olsun diye çabalar ve uğraşırlar her zaman.

                    Hayat, bilinmeyenlerin elle tutulup, gözle görülür hale bürünmesi gibi. Hiç olmaz diyor fakat olması da seni mutlu ediyorsa, bulamam asla deyip de yanı başında bulabiliyorsan hayattasın demektir. Sen, ben ve onun gibi herkesin içerisinde olduğu bilinmezlikler tufanında dokunduklarımızı ve gördüklerimizi hayal ederek değil onları arayarak keşiflere çıktığımız yerdeyiz, dünyada. Ayaklarımızın yere bastığı, denizin alabildiğine mavi taklidi yaptığı, gökyüzünün umursamazca her akşam gecesinin üzerini örttüğü ve gündüzün de dolunayla bir alıp veremediği varmış gibi fazlaca parladığı bir diyardayız. Ne unutmak için varız, ne de unutulmak için. İstemediğimiz için değil, kendimizi kandırdığımız için hatırlamamak istediklerimiz var. Yorgunken bizi kendimize getirecek birileri, gülümsemesiyle tüm dünyalara yaşam verebilecek birileri var. Yaşıyorken farkına varamadığımız kadar güzel şeyler olur. Güzel olanı unutsak bile gülümseyince hatırlarız her şeyi. İyi olunca bizim olur her şey, yeter ki gülebilelim istediğimiz zaman. Gülmeye halimiz olmadığında hatırlarız bu sefer. Değerinden habersiz olduğumuz gülücükleri her zaman hatırlarız, yine gülebilelim ve arkamıza baktığımızda yaşamış olduğumuzu bilelim diye. Gülüyorken, yaşıyoruz aslında. Yaşıyoruz hayatı, gülerek ve güzelliklerle.

Next

SM

Paper theme built by Thomas